Sosyal medya uzun zamandır hayatımızın bir parçası değil, neredeyse hayatımızın kendisi oldu.
Bir zamanlar mahallede söylenemeyecek sözler bugün milyonların önünde söyleniyor. Racon kesiliyor, tehditler savruluyor, gösterişli hayatlar sergileniyor, para ve güç üzerinden bir dünya kuruluyor. Kimi zaman sınır aşılıyor, kimi zaman da “Sosyal medya burası, herkes istediğini yapar” anlayışı hâkim oluyor.
Ama artık görünen o ki sosyal medya da dünyanın geri kalanı gibi kurallarla yüzleşmeye başladı.
Son dönemde 301 kişi hakkında işlem yapılması ve gözaltılarla gündeme gelen süreç, sosyal medyada “dokunulmazlık” algısının sorgulanmasına neden oldu. Vatandaşın ilgisini çeken asıl nokta ise şu:
Sosyal medya özgürlük alanıdır ama kuralsızlık alanı değildir.
Kral gibi dolaşan, ekrandan racon kesen, insanlara meydan okuyanlar belki de ilk kez “Bu işin bir de gerçek hayat tarafı var” gerçeğiyle karşılaştı.
Ancak mesele yalnızca suç, ceza ve gözaltı meselesi de değil.
Asıl konuşmamız gereken daha büyük bir konu var:
Biz dijital dünyada kimliğimizi nasıl koruyacağız?
Türkiye’nin gelenekleri, aile yapısı, komşuluk kültürü, büyüğe saygısı, küçüğe sevgisi, düğünüyle cenazesiyle kendine özgü bir toplumsal hafızası var.
Bir cenazeye gittiğimizde nasıl davranacağımızı biliriz. Bir düğüne gittiğimizde nasıl davranacağımızı da biliriz. Çünkü bunların yazılı olmayan ama toplum tarafından öğrenilmiş kuralları vardır.
Mesele kıyafetin kendisi de değildir.
Mesele insanın tercihine saygı duyarken toplumun ortak değerlerini de kaybetmemesidir.
Bugün bir yandan teknolojinin nimetlerinden yararlanıp dünyanın bilgisine saniyeler içerisinde ulaşabiliyoruz; diğer yandan aynı ekran üzerinden şiddeti, zorbalığı, gösterişi, ahlaki sınırları zorlayan içerikleri ve gerçek olmayan hayatları çocuklarımızın odasına kadar taşıyabiliyoruz.
İşte burada devlet kadar aileye, okul kadar bireye de büyük görev düşüyor.
Çocuklarımıza sadece “Telefonu bırak” demek yetmez.
Telefonun içinde ne olduğunu, gördüğümüz şeyi nasıl sorgulayacağımızı, doğru bilgiyle yanlış bilgiyi nasıl ayıracağımızı ve özgürlüğün sorumlulukla birlikte yürüdüğünü öğretmek zorundayız.
Sabah kuşağı programlarından dizilere, sosyal medya fenomenlerinden kısa videolara kadar ekran kültürümüzün bizi nasıl etkilediğini de artık ciddi biçimde konuşmalıyız.
Her hikâyenin zengin villalarda, havuz başlarında, bitmeyen ilişkilerde ve bitmek bilmeyen entrikalarda yaşanmadığını hatırlamak gerekiyor.
Çünkü Türkiye sadece ekranda gördüğümüz hayat değildir.
Türkiye; annedir, babadır, anneannedir, dededir, komşudur, bayramdır, düğündür, cenazedir, sofradır, dayanışmadır.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey geçmişe körü körüne dönmek değil; geçmişimizden aldığımız güzel değerleri geleceğin teknolojisiyle buluşturabilmektir.
Teknoloji düşmanımız değil.
Sosyal medya da düşmanımız değil.
Ama kuralsızlık, zorbalık, sahte hayatlar ve toplumsal değerleri hiçe sayan dijital kültür hepimizin yeniden düşünmesi gereken bir mesele.

Devlet gerekli hukuki düzenlemeleri yapmalı, bilişim suçlarıyla mücadeleyi güçlendirmeli. Aileler çocuklarının dijital dünyasını takip etmeli. Okullar medya okuryazarlığını ve eleştirel düşünmeyi güçlendirmeli.
Ve biz yetişkinler de önce kendimize bakmalıyız.
Çünkü çocuklarımıza ne söylediğimizden çok, ekranda nasıl davrandığımızı görüyorlar.
Belki de 301 kişinin gözaltına alınması sadece bir güvenlik operasyonunun rakamı değildir.
Belki de toplumun tamamına verilmiş çok daha büyük bir mesajdır:
Sosyal medyada kral olabilirsiniz… Ama bu ülkenin hukukundan büyük bir ekran yoktur.
Ve şimdi hepimize düşen görev, teknolojiyi terk etmek değil;
teknolojiyi kullanırken kendimizi, kimliğimizi, saygımızı ve birbirimize karşı sorumluluğumuzu kaybetmemektir.
Çünkü mesele sosyal medyada ne kadar görünür olduğumuz değil…
İnsan olarak ne kadar değerimizi koruyabildiğimizdir.
Tuba Alvanoğlu/HATAY
